Türkiye'de Düşük Doğurganlık: Nedenler, Sonuçlar ve Politika Önerileri

2023 yılı toplam doğurganlık hızının 1,5 olduğunun açıklanmasının ardından, doğurganlık düşüşü Türkiye’nin önemli bir gündem maddesi haline geldi. Nüfusbilim Derneği olarak bu güncel tartışma bağlamında, doğurganlığın düşmesi ve düşük toplam doğurganlık hızının ne anlama geldiği, neden her zaman nüfus azalmasına yol açmayacağı gibi konuları ele almak; bu duruma yönelik politika önerileri geliştirmek ve bu politikaların kadınlar başta olmak üzere insan haklarına uygun bir şekilde hayata geçirilmesini sağlamanın önemine dikkat çekmek istedik.

Düşük Toplam Doğurganlık Hızı Nedir?

Düşük Toplam Doğurganlık Hızı, ya da kısaca düşük doğurganlık, kadın başına düşen ortalama çocuk sayısının nüfusun yenilenme düzeyinin altına düşmesidir. Yenilenme düzeyi genellikle 2,1 çocuk olarak kabul edilir, çünkü bu seviye, bir kuşak boyu sürdüğü takdirde nüfusun kendini yenileyerek sabit bir büyüklükte kalması için gerekli olan düzeydir. Türkiye’de toplam doğurganlık hızı son 10 yıl içinde yenilenme düzeyinin altında yıldan yıla azalarak 2023 yılında 1,5 seviyesine geriledi. Üstelik Türkiye’de son yıllarda gözlenen bu düşüş, sadece büyük kentlere özgü olmadı, Türkiye geneline yayıldı.

Düşük Doğurganlığın Dönem Etkisi Ne Anlama Gelir?

Doğurganlıktaki değişimin kalıcı sonuçları ancak bir kuşaktan diğerine uzun yıllar içerisinde gözlemlenebilir. Yıllık hesaplanan doğurganlık hızlarındaki değişiklikler ise dönemsel etkilere bağlıdır. Ekonomik krizler, doğal afetler, salgın hastalıklar gibi olaylar doğurganlık hızlarını geçici olarak etkileyebilir. Bu etkiler ortadan kalktığında doğurganlık hızı dalgalanma gösterebilir. Bu nedenle, düşük doğurganlık verilerini değerlendirirken dönemsel etkileri göz önünde bulundurmak gerekir.  Örneğin, Türkiye’de son yıllarda yaşanan ekonomik kriz, COVID-19 pandemisi, deprem ve diğer afetler gibi olaylar, doğurganlık hızlarının düşmesinde önemli rol oynadı. Uzun bir süredir devam eden ve pandemi ve deprem ile daha da derinleşen ekonomik krizin doğurganlık üzerindeki etkisi daha kalıcı ve bir kuşağın doğurganlık tercihleri üzerinde daha belirleyici olmaya adaydır.

Türkiye’de Doğurganlığın Düşmesinin Nedenleri Nelerdir?

Türkiye'de doğurganlık hızlarındaki düşüş, sadece dönemsel değişimlerle açıklanamayacak bir dizi karmaşık faktörden kaynaklanmaktadır. Öncelikle, zamanlama etkisi olarak adlandırılan, kadınların çocuk sahibi olma yaşlarının ilerlemesi, doğurganlık hızlarının düşmesine neden olmaktadır. Ayrıca, büyüklük etkisi olarak bilinen, bireylerin sahip oldukları çocuk sayısındaki azalma da doğurganlık hızlarının düşüşüne katkıda bulunmaktadır. Kuşaklararası farklılıklar göz önüne alındığında, önceki nesillere kıyasla, genç kuşaklar daha az çocuk sahibi olmayı tercih etmektedir. Bu tercihlerde ekonomik belirsizlikler, yaşam standartlarındaki değişimler ve çocuk yetiştirme maliyetlerindeki artış gibi faktörler önemli rol oynamaktadır. Dolayısıyla, Türkiye'de doğurganlık hızlarındaki düşüş, sadece dönemsel etkilerle değil, aynı zamanda doğurganlığın büyüklüğü ve zamanlamasıyla da yakından ilişkilidir.

Düşük Doğurganlık Nüfusun Azalması veya Nüfusun Yaşlanması Anlamına Gelir mi?

Düşük doğurganlık, her zaman nüfus azalması anlamına gelmez. Türkiye’de nüfus artışı devam etmektedir, ancak azalan doğurganlık hızlarıyla birlikte nüfustaki artış hızının yavaşladığı bir gerçektir. Doğurganlığın yenilenme düzeyinde olduğu 2014 yılında Türkiye nüfusu 77,7 milyon iken doğurganlığın azaldığı 10 yıl boyunca nüfus büyüklüğü artmaya devam etti ve 2023 yılında 85 milyonun üzerine çıktı. TÜİK 2018 nüfusunu ve doğurganlık düzeyini temel aldığı nüfus projeksiyonlarının düşük nüfus senaryosunda 2050 yılında 100 milyon yaklaşan bir nüfus öngörülmüştü. Ancak doğurganlık düşüşü bu projeksiyonlara göre daha hızlı gerçekleşti. Bugünün nüfusu ve doğurganlık düzeyi dikkate alındığında 2050 yılına kadar nüfusun artmaya devam etmesini ve 93 milyon civarına ulaşmasını bekleniyoruz. Nüfus azalması, ancak doğurganlık hızlarının uzun bir süre düşük seyretmesi durumunda ortaya çıkabilir. Şu anda Türkiye’nin nüfusu artmaya devam ediyor ve hala gençler toplam nüfusun önemli bir bölümünü oluşturuyor. Türkiye’de 15 yaş altındaki çocuk nüfusu 18 milyonun üzerinde, 25 yaş altı genç nüfus ise 31 milyonun üzerindedir. Dünyanın başka ülkelerinde olduğu gibi ortalama insan ömrünün uzaması ile yaşlı nüfusun sayısı ve toplam nüfus içindeki oranı her geçen gün artıyor. Güncel rakamlar yaşlı nüfusun payının yüzde 10 düzeyinde olduğunu göstermekte. Ömrün uzamasının yanı sıra doğurganlığın da azalmasıyla yaşlı nüfusun payı daha da artacaktır.

Düşük Doğurganlık Kötü Bir Şey mi?

Nüfusun sadece sayısal büyüklük olarak değerlendirilmesi yeterli değildir. Nüfus niteliksel özellikleriyle birlikte değerlendirildiğinde, nüfus faktörünün etkisini daha gerçekçi bir biçimde tartışabiliriz. Nüfusun büyüklüğüne göre yapılan değerlendirmelerin yüzyıl önceki teknolojinin gereklerine göre yapılamayacağını, değişen teknoloji, toplumsal değerler ve ekolojik koşullara göre nüfus büyüklüğü ile ilgili politikalar geliştirilmesi anlamlıdır. Bu çerçevede düşük doğurganlık her zaman olumsuz bir durum olarak değerlendirilmemelidir. Ekolojik denge, kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve çevresel etkiler göz önüne alındığında, düşük doğurganlığın olumlu sonuçları olabilir. Ayrıca, nüfus artışının kontrol altına alınması, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlerin kalitesinin artırılmasına yardımcı olabilir. Türkiye gibi genç işsizliğinin yüksek olduğu ülkelerde nüfusun hızlı artmasının ekonomik katkısından söz edemeyiz. Ancak, düşük doğurganlığın uzun vadeli etkilerini de göz önünde bulundurmak ve bu sürecin yönetimini doğru bir şekilde yapmak gerekir.

Düşük Doğurganlığın Tersine Çevrilmesi ve Politika Önerileri

Doğurganlık hızındaki düşüşün tersine çevrilmesi ve yenilenme düzeyine ulaşılması birçok ülkenin karşılaştığı karmaşık ve çok boyutlu bir nüfus meselesidir. Doğurganlık hızlarını artırmayı amaçlayan örneğin, iş-yaşam dengesini iyileştirmeye yönelik politikaların uygulanması büyük önem taşımaktadır. Esnek çalışma saatleri, uzaktan çalışma imkânları ve annelik ve babalık izni gibi düzenlemelerin iyileştirilmesi, çocuk sahibi olmayı düşünen kişilerin kararlarını olumlu yönde etkileyebilir. Sosyal güvencesiz istihdam herkes için önemli bir hak ihlalidir. Özellikle kadınların iş gücüne katılımını teşvik edici politikalar, hanelerin refah seviyelerini artırarak doğurganlık hızlarının yükselmesine katkı sağlayabilir. Ancak bu durum herkes için sosyal güvence kapsamında çalışma ile mümkündür.

Çocuk bakım hizmetlerine erişimin kolaylaştırılması, doğurganlık hızlarını artırmak için kritik bir öneme sahiptir. Ailelerin çocuk bakım masraflarını azaltmak için sağlanacak destekler veya düşük maliyetli, kaliteli çocuk bakım hizmetleri atılabilecek adımlar arasındadır. Bu tür hizmetlerin yaygınlaştırılması, ebeveynlerin hem iş hayatına devam etmelerini hem de çocuk sahibi olmalarını daha cazip hale getirebilir. Konut politikalarının gözden geçirilmesi ve ailelerin daha uygun koşullarda yaşamasını sağlayacak düzenlemeler hane refahını olumlu yönde etkileyebilir. Uygun fiyatlı konutların sağlanması, genç çiftlerin ev sahibi olmalarını kolaylaştırarak çocuk sahibi olma kararlarını olumlu yönde etkileyebilir. Ayrıca, ailelerin yaşam standartlarını yükseltecek sosyal yardımların artırılması da doğurganlık hızlarını artırmada önemli bir rol oynayabilir.

Eğitim politikalarının doğurganlık hızları üzerinde önemli bir etkisi vardır. Özellikle gençlere aile planlaması ve cinsel sağlık konularında verilen eğitimler, bireylerin bilinçli kararlar almasını sağlayarak meydana gelen gebeliklerin planlı ve sağlıklı olması hedeflenebilir. Doğurganlık hızındaki düşüşleri engelleyebilmek için kültürel ve sosyal politikalar da önem taşımaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin hayata geçirilmesini sağlayacak yasal düzenlemeler ve politikalar, kadınların hem iş hayatında hem de aile içinde aktif ve eşit roller üstlenerek iş-yaşam dengelerini sağlıklı bir biçimde kurmalarını sağlayabilir.

Politikaların etkin bir şekilde uygulanması ve toplumun her kesimine ulaşmasının sağlanması, düşük doğurganlık hızlarının tersine çevrilmesinde önemli bir adım olacaktır. Politika geliştirme süreçlerine ve karar alma mekanizmalarına kadınların ve toplumun çeşitli kesimlerinin aktif katılımı sağlanmalıdır. Bu, politikaların daha kapsayıcı ve etkili olmasını belirleyecektir. Ayrıca, politikaların uygulanması sırasında insan haklarına saygı gösterilmeli ve bireylerin özgür iradelerine müdahale edilmemelidir.

Politikaların başarısını değerlendirmek için düzenli olarak hak temelli izleme ve değerlendirme çalışmaları yapılmalıdır. Bu çalışmalar, politikaların etkisini ölçmek ve gerektiğinde iyileştirici önlemler almak için önemlidir. Ayrıca, politikaların uygulanması sırasında yerel ve uluslararası norm ve standartlara uyulmalıdır. Özellikle kadın hakları ve insan hakları konusundaki uluslararası sözleşmelere uygun politikalar geliştirilmelidir.

Sonuç olarak, Türkiye’de düşük doğurganlık önemli bir demografik değişimdir ve bu değişim çeşitli dönemsel nedenlere de bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu durumun tüm bölgelerde ve toplumun çeşitli kesimlerinde bir arada yaşanması üzerinde durulması gereken bir konudur. Düşük doğurganlık her zaman nüfusun azalması anlamına gelmez ve bazı durumlarda olumlu sonuçlar da doğurabilir. Ancak, süreç yönetimi doğru bir şekilde yapılmalı ve politikalar insan ve kadın haklarına saygılı bir şekilde uygulanmalıdır. Bu sayede, Türkiye’nin demografik yapısı sürdürülebilir bir şekilde yönetilebilir ve toplumun refahı artırılabilir.

Nüfusbilim Derneği, 11 Temmuz 2024